arşiv

yazar arşivi

Kim milyoner olmak ister 22.03.2012 soruları

Perşembe, 22 Mar 2012 yorum yok

bu akşam kim milyoner olmak ister deki genç yarışması 250 bin liralık soruyu yanıtlayacak işte 250 bin liralık soru ve cevabı  :

Barışta oğullar babalarını gömer savaşta babalar oğulları sözü kime aittir ?

bu sözü internet verilerine göre Krezus söylemiştir diyor ama seçeneklerde bu yok. Sorunun cevabı HEREDOT

Categories: Genel Tags:

AT YARIŞINA AŞIK OLMA SEBEBİM ” YAVUZHAN” (Güzel bir hikaye)

Perşembe, 22 Mar 2012 yorum yok

O BİR EFSANEYDİ demek yanlış olur O BİR “YAVUZHAN” DI

at yarışı denen şeye bulaşmamız, nah bu televizyonun eve girmesinden sonra oldu. ilkin üç beş eski tl okul harçlığı çıkarmak için başladığımız bu meret, kısa süre sonra okul harcı, sigara parası gibi giderlerimizi de yutan açgözlü bir deve dönüşmüştü. artık geceler boyu bülten çalışıyor, hocalarımızın ülke ekonomisini kurtaralım diye öğrettiği istatistik formüllerini atların derecelerini tahmin etmekte kullanıyor, mustafa denizli’den öğrendiğimiz bir teknikle zihnimizde sanal at yarışları düzenliyorduk. öyle bir hale gelmiştik ki, bir gün italyanmaz elinde at yarışlarının tüm sırlarına vakıf bir ajandayla çıkageldiğinde kendisine inanmakta bir dakika bile tereddüt etmemiştik. “maiden arap atları koşusunda plase at birinci gelir” şeklinde tartışılmaz mühim bilgilerle dolu bu ajandaya bağlı kalarak yaptığımız ilk kuponun tutması sonucu, hatırlıyorum da, 8 eski tl falan kazanmıştık. o yıllarda…

hiçbir boka yaramıyordu o yıllarda sekiz eski tl; üstelik 3′e bölünce iyice trajik bir hal alıyordu. bu yüzden italyanmaz’la sinsice bir plan yapıp üçüncü ortağı hunharca katlederek aradan çıkardık. cesedini bir sandığa tıkıp ailesini yemeğe çağırarak söz konusu sandığın üstünde hep beraber bir de yemek yedik. sonra yine at yarışına, formüllere, bültenlere döndük.

o yıllarda bir at vardı ki, bültenmiş formülmüş her sırra vakıf ajandaymış vız geliyordu. o at, yavuzhan’dı güzel kardeşim. pek binary bir attı bu yavuzhan; yarış kariyeri tamamen 1′lerden oluşuyor; bülteni eline alıp yavuzhan’ın geçmiş koşularına baktığında, neo’nun matrix’te gördüğünden farklı bir şey görmüyordun. hal böyle olunca pek de bir şey kazandırmıyordu tabi hayvan; mecburiyetten 1.05 ganyan veriyor o da hiçbir derde deva olmuyordu. bu şartlar altında imar bankası’nın dolara marka çok çok kazandıran atına oynamak yapılacak en akıllıca şeydi elbette. ama biz yine de gözümüzü ondan alamıyorduk.

yavuzhan alelade bir at değildi çünkü. onu diğer tüm at milletinden ayıran bir özelliği vardı. yavuzhan her yarışını kazanıyor, ama mutlaka burun farkıyla kazanıyordu. yarışın sonuna doğru kendine bir at seçiyor, sonra onunla atbaşı potaya giriyor ve nihayetinde burnunu uzatarak finiş sonrası gelen fotoya bakmakla mükellef yarış komiserlerini gereksiz mesaiye sevkediyordu. küçükken kendisini inşaatın kuytusuna çekmişlerdi de ondan mı böyle yapıyordu yoksa at yarışı denen illetin müptelalarına üstü kapalı bir mesaj iletmeye mi çalışıyordu yoksa sırf heyecan olsun diye mi bunu yapıyordu bilemiyoruz. belki yarıştan sonra kendisine mikrofon uzatılsa neden yaptığını söylerdi; ama o yıllarda dahi hiçbir spor muhabiri bir ata mikrofon uzatacak kadar kafayı sıyırmamıştı.

biz bu yüzden seviyorduk yavuzhan’ı. atın iyi kötü bir karakteri vardı belli ki. fakat bu sevgimiz beyaz camın ardından bakmaktan daha ileriye gitmiyordu. kendisini ne bir kez ahırında ziyaret etmiş, ne yemesi için taze ot götürmüş ne de padokta terleyip sıçtığını görebilecek kadar yakınına sokulmuştuk. es kaza otobüste yanımıza otursa dahi tanımazdık. hoş, tanısak ne olacak. italyanmaz bir gün heyecanla eve gelse ve “bugün otobüste yanıma bir at oturdu, galiba yavuzhan’dı” dese ben ona inanmaz; dahası soluğu derhal köşe başına açılmış ve durmadan açılmakta olan kontörlü telefonculardan birinde alarak annesini arar ve “sakine teyze, galiba oğlunuz uyuşturucu ya da benzeri bir boka bulaşmış. hayın evlat. vasiyetinizi tekrar gözden geçirmek ister miydiniz” diyerek kendisini bir güzel fişteklerdim.

uzatmayayım, bir izmir koşu günü olsa gerek. “hava o kadar sıcaktı ki tutuşur diye osurmaya bile çekiniyorduk” diyeceğim ama yalan. sıradan bir hafta sonuydu. televizyon karşısına kurulmuş, çay-sigara-geyik ve at yarışı bülteninden mürekkep bir sofra kurmuştuk yine. ben kendime bir fabrikatör kızı ayarlamış, at yarışından elimi eteğimi çekmiştim. spor olsun diye bakıyordum artık yarışlara. gel gör ki, biraz sonra başlayacak yarışta yavuzhan koşacaktı. kuponlar hazırlanmış, tam bayiye gidilecekken, at yarışını bırakmış olmamdan dolayı ganyan bayine gönderilmeyeceğimden emin olmanın da rahatlığıyla ve şeytanın cüzi miktarda dürtmesiyle birden ufak bir ikili oynamak geldi aklıma. ama artık at yarışı oynamıyordum ve dolayısıyla oynamamanın şanına yaraşır, kazanma umudu barındırmayan bir kupon yapmam gerekirdi.

ben de öyle yaptım. yarış kariyeri sayısız birincilikle dolu yavuzhan’ın koştuğu ayakta, “yavuzhansız” bir ikili oynadım. inönü stadını bilenler için söylüyorum; yarış koşulacak ve yavuzhan ilk ikiye bile giremeyecek anlamına geliyordu bu kupon. geri kalan 5 atı da -ki hepi topu 6 at koşuyordu- iki gruba ayırıp birincilik ve ikincilik hanesine doldurdum. artık tek gereken yavuzhan’ın ilk ikiye girememesiydi; ki bu bugüne kadar hiç olmamıştı. derken atlar start hakemliği emrine girdi, start verildi ve …

start verildi ve koşu başladı. hemen ardından bir mucize oldu. öyle ki şu anda ben yazının burasına bir reklam almak için başvuruda bulunsam, az sonra olacakları okuyacak olan pek çok firma bu alana reklam, bilemediniz ‘göz yormayan banner’ vermek için birbirini dürtüklerdi. çünkü yarış başlamış ve akılalmaz bir şey olmuştu.

yavuzhan, at yarışı tabiriyle “start’ta kalmıştı”. ki inönü stadını bilenler için söylüyorum; bu, yavuzhan’ın işaret verildikten sonra önündeki kapıyı açıp yarışa başlayamadığı anlamına geliyordu. uzunca bir süre de başlayamadı zaten.

bir an şeytanla gözgöze geldim. yarışın neredeyse yarısı tamamlanmıştı ve yavuzhan koşmaya yeni yeni başlıyordu. artık ne yarışı kazanabilir ne de ilk ikiye girebilirdi. hayatımda ilk kez öylesine de olsa bir risk almıştım ve karşılığını görmem an meselesiydi. elimdeki yavuzhansız ikili kuponuna sıkı sıkı sarıldım. bundan sonra tek yapmam gereken yarışın tamamlanmasını beklemekti. hatta beklemesem de olurdu çünkü geri kalan tüm atları birincilik ve ikincilik hanesine yazmanın yanısıra bir de sırasız bahis oynamıştım. kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla; birinci ve ikinciyi sıralı olarak bilmem bile gerekmiyordu. kısacası kaybetmem imkansızdı. atlar son düzlüğe girdi ve sonra hiç beklemediğim bir şey oldu.

okul önlüklerinde balinleriz balinleriz… okul formalarında balinleriz balinleriz… yakalık takarız okula koşarız birlikte çoşarız balinleriz…

hayır, yavuzhan inanılmaz bir koşu yaparak burun farkıyla yarışı kazanamadı. yavuzhan ilk ikiye de giremedi o gün. sırf gerilimi ayakta tutup üç kuruşluk reklam alabilmek için at yarışına uzak okuyucudan sakladığım küçük mü küçük bir ihtimal gerçekleşti sadece. şöyle ki, bir at hem birinci hem de ikinci olamayacağı için, atları gruplara ayırmam gerekiyordu. kalan beş atın üçünü bir haneye diğer ikisini de ikinci haneye yazmıştım. sırasız bahis oynadığım için, yarışı hangi hanedeki at kazanırsa kazansın farketmiyordu. tek bir şartla; aynı haneye yazdığım iki atın ilk ikiye girmemesi gerekiyordu. olan da tam olarak buydu işte. ihtimal küçüktü, ama kazanmasın diye oynadığım ve sonra kaybetmesi imkansız bir hal alan kuponumu yatırmaya yetmişti. tekrar baktığımda şeytan kıs kıs gülüyordu.

yavuzhan o yarıştan sonra 6 ay kadar ceza aldı ve fenerbahçe maçlarını şeref tribünü yerine kale arkasından seyretmek zorunda kaldı. ben de hayatıma kaldığı yerden devam ettim. bir daha at yarışı oynamadım. at yarışlarında edindiğim istatistik pratiğini derslerimi geçmek için kullandım. günün birinde bir final sınavında hoca tahtaya sınav sorusu olarak “risk nedir” yazıncaya dek. her ne kadar sahara fotokopi’den eski sınav sorularını almış ve sorunun cevabının boş kağıda “risk budur” yazmak olduğunu biliyor olsam da, dayanamadım ve bir ukalalık yaparak yukarıda anlattığım hikayeyi sınav kağıdına aktardım. sonuna “risk budur” yazdıktan sonra kendimden emin adımlarla salondan çıktım.

“kesin yüz alırım” diyordum ama içimden bir ses hocanın ilk paragraftaki  kısımdan bir kaç puan kıracağını söylemekten geri durmuyordu. “95 bilemedin 90″ derken sınav sonucu açıklandı. herkes boş kağıt verdiği için hocanın kağıtları okuması uzun sürmemişti. bir de ne göreyim: bütün sınıf 100 alıp geçerken, bir ben 20 alarak kalmışım. derhal soluğu hocanın odasında alıp “neden” diye sordum. “yavuzhansız ikili’den ala risk mi olur?”. hoca da bana aldığım risk olarak kabul edilse bile, diğer atların tamamını kupona yazıp üstüne bir de sırasız bahis oynayarak -ki burada parmağıyla sınav kağıdındaki altı çizili “kaybetmem imkansızdı” cümlesini gösterdi) risk alırken dahi kendimi garantiye aldığımı ve bu yüzden aslında benim risk almaktan ne kadar uzak bir insan olduğumu söyledi. baktım “hocam sözlü yapsanız, ama gidiş yolu, bandırma’dan höşmerim getirdim yer misiniz” türü yakarışlarım da fayda etmiyor, hiç olmazsa merakımı gidereyim diye son bir soru sordum: “madem ben riskin ne olduğunu bilmiyorum, neden sıfır değil de yirmi verdiniz dedim sustu…

bütünlemede sorduğu “why?” sorusuna “why not” cevabı vererek 100 alıp dersten geçtim. bir daha yavuzhan’ı ne gördüm ne de haberini duydum. kendisini tamamen unutmuştum. ta ki bir akşam üstü topkapı otobüsünde gelip yanımdaki koltuğa oturana dek! usulca kulağıma eğildi ve “o gün start’ta senin için kaldım, srdr” dedi. sonra anlatmaya başladı. bir kaç yıl önce yarış kariyeri bitmiş. bir harada damızlık olarak iş bulmuş kendisine. maaşı iyiymiş ama mutlu değilmiş. “lafı uzatmanın alemi yok, seni seviyorum, sana aşığım, üstelik birikmişim de var. kabul edersen bundan böyle hayatımın kalanını seninle geçirmek istiyorum” dedi.

Categories: Genel Tags:

Dünyanın En Uzun Ömürlü Irkı

Salı, 13 Mar 2012 yorum yok

Milletlerin yaşam standartlarını ölçen rapora göre en çok yaşayanlar Japonlar çıktı.Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ekonomik, çevresel ve sosyal istatistikleri içeren 2011-2012 raporunda, OECD ülkelerinde yaşayanların ortalama ömrünün 1960 yılında 68,9 olduğu belirtilerek, rakamın 79,5′e yükseldiği ifade edildi. Rapora göre, en uzun yaşayanlar 83 yıl ile Japonlar. Japonları, 81,4 yıl ortalama ömür ile İsviçre ve 81,8 ortalama ömür ile İspanya takip ediyor. Ortalama ömrü 80 yılın üstünde olan diğer ülkeler ise İtalya, Avustralya, Avusturya, Belçika, İrlanda, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İsrail, Kore Lüksemburg, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, İsveç, Kanada ve İngiltere.

50′Yİ DEVİRİP DEVRİLİYORLAR
RAPORA göre, ortalama ömrü en kısa olanlar 51,7 yıl ile Güney Afrikalılar. Güney Afrikalıları 64,1 yıl ile Hindistanlılar ve 68,7 yıl ile Rusya Federasyonuna bağlı ülkelerin vatandaşları takip ediyor. Ortalama ömrün OECD ortalamasının altında olduğu diğer ülkeler de şöyle:
- Şili (78,2)
- Çek Cumhuriyeti (77,3)
- Danimarka (79)
- Estonya (75)
- Macaristan (74)
- Meksika (75,3)
- Polonya (75,8)
- Slovakya (79)
- Amerika (78,2),
- Brezilya (72,7)
- Çin (73,3)
- Endonezya (71,2)

ÖMRÜMÜZ UZADI AMA…

- Türkiye’de ortalama ömür 73,8 ile OECD ortalamasının altında. Türklerin ortalama ömrü 1960 yılında 48,3 iken bu rakam, 1970′te 54,1′e, 1980′de 58′e, 1990′da 67,5′e, 2000′de ise 71′e yükseldi.
- 1960′tan itibaren ortalama ömrün en fazla arttığı ülkeler de Hindistan, Endonezya, Çin,
Türkiye, Meksika ve Kore.
- Raporda yer alan bir diğer veriye göre de, OECD ülkelerinde kadınların ortalama ömrü 82,2 yıl iken erkeklerde bu süre 76,7′de kalıyor.

Dünya’nın En Büyük Yolcu Gemisi

Salı, 06 Mar 2012 yorum yok

870 milyon dolara malolan Freedom of the Seas’ın içinde dev sinema salonlarından anfitiyatroya, yüzme havuzlarından tırmanış duvarları ve buz pistine kadar her türlü lüks ayrıntı yer alıyor.

Freedom of the seas’ın güvertesinde 3 büyük havuz ve aquapark bulunuyor.Üzerinde sörf yapmak için suni dalgalar üretebilen bir havuzu, 135 metre uzunluğunda bir alışveriş merkezi, bir kaya tırmanma duvarı ve buz paten pisti bulunan gemi, Norveç grubu Aker Yards’ın Finlandiya’daki tersanelerinde üretildi.

Yolcu kapasitesi: 4750
Ağırlığı:158.000 gros ton
Uzunluğu: 340 metre
Genişliği: 56 metre
Yüksekliği: 72 metre
Mürettebat kapasitesi: 1.360



Haberler